Aşağıya indiğimde resmen büyülendim. İçinden sular akan kocaman bir ağaç karşıladı beni önce. Sonra sola ve sağa doğru ayrılıyordu şelale. Su sesinin insana ne denli huzur verdiğinden söz etmeme gerek yok sanırım… Yine size bir şeyler söyleyen ve bunu her 10 saniyede bir yineleyen satıcılar göreceksiniz ama deniz ayakkabısı versiyonlarını. Çorabınızı çıkarmak, ayakkabınızın ıslanması, kayalarda yürürken çıplak ayakla kayma gibi sorunlara sebebiyet vermemek için orada 3 liraya satılan deniz ayakkabılarından satın almanızı istiyor bu satıcılar, e alın siz de ne olmuş yani: "Yeter ki sussunlar artık da şu suların sesini dinleyelim." diyeceğinizi şimdiden duyar gibiyim.. Ben şanslıydım çünkü parmak arası terliğim vardı. Sol tarafa doğru yürümek için kayalıkların üstünde başladım yürümeye. Allah'tan yorulduğunuzda oturabileceğiniz kütükler var. Ayaklarınız buz gibi suyun içinde, gözleriniz kapalı, sadece suların akışına bırakıyorsunuz kendinizi. Huzursa huzur…

Son Durak: Fethiye’den Marmaris, Akyaka ve Gökova’ya

Fethiye’ye veda günü. 3. günümüzde İzmir’e dönüş yolumuzda Marmaris, Akyaka ve Gökova güzergahından gitmek istedik. Marmaris’e daha önceden gittiğim için sadece kahvaltı için uğradık. Marmaris’in girişindeki Çağlayan Resturant & Kahvaltı, Türkiye’de yiyip yiyebileceğiniz en güzel yoğurtlu kızartmayı yapıyor. Daha önceki gelişimden biliyorum. Bu sefer de kahvaltı için uğradık ve yemeklerinin lezzetini aratmadı. Ev yapımı 3-4 çeşit reçelin de serpme kahvaltıda sunulduğu Çağlayan’a kesinlikle uğrayın derim. Siz karnınızı doyururken yanınızdan tavus kuşları geçebilir, az ötenizde şelaler, manzarası bile yetiyor adeta. Çok zamanımız olmadığı için Marmaris’ten gerisin geriye döndük ve Akyaka yoluna saptık. O da ne bir çıtı çıkmayan yer daha yapmışlar, tıpkı Köyceğiz gibi. (Bu arada Köyceğiz yazımı da mutlaka okumanızı öneriyorum.) Azmak’ı meşhur dediler, ahşap evleri meşhur dediler, hepsini tescilledim, kanıtlarıyla birlikte sizlere sunuyorum…
​​

Akyaka her ne kadar huzur tatilcilerinin ve kamp & doğa severlerin uğrak yeri olsa da aslında tam birkitesurfing cenneti. Akyaka'nın girişinde çektiğim bu fotoğraf, az ötede kamp yapılmaz levhası olsa da bir Türke yasak işlemez gerçeğini tekrar hatırlatıyor.


Bir an hiç bitmeyecek sanmıştınız değil mi? Hakikaten sabır taşı olsa çatlardı. Neyse ki yazının sonuna kadar geldiniz hediye yok kalpten bir teşekkür var :) 

Akyaka'nın meşhur ahşap evleri çok garip sanki seri imalat gibi yan yana dizili ve tek tip & tek renk. Ama çok güzeller o ayrı :) Bu arada aman dikkat fotoğrafın iştah açıcı özelliği vardır. Şahsen ben bu fotoğrafa baktıkça canım fındık aromalı filtre kahve çekiyor. 

Paylaşmak güzeldir...

Kendi tabirimle cennet simülasyonu yapsalar başrolü kapar Fethiye. Bu kadar turistik bir yer olmasına karşın hala el değmemiş yerlerinin olması insanı hayretlere düşürüyor. Bana sorarsanız 3 günde Fethiye’ye doydum mu diye; cevabım kesinlikle hayır olur. Bakımlı, tertemiz, renkli huzurlu, aksiyonlu bir yer burası. 3 günlük kısıtlı zamanımda az biraz huzurunu kokladım hem de kendi zevklerime göre seçtiğim en güzel yerlerini gezdim. Bu yazım da aslında kısıtlı zamanı olan Fethiye tatilcileri için rehber niteliğinde olacak.


Arabayla gece yolculuğuna bayıldığım için annemle birlikte 03.00 sularında yollara düştük. Daha önceden müzik CD’lerimi hazır etmiştim. Kimisi yolda olmayı sevmez ama bana en büyük haz veren şeylerden biri. Yol boyunca araba kullanmak, daha önce hiç görmediğim yerlerden geçmek, gözüme çarpan bir şey olursa hemen arabayı kenara çekip durmak, güneşin doğuşunu yoldayken izlemek bana mutluluk veriyor. Neyse ki sabaha karşı Faralya’da konaklayacağımız otel olan Keyif Motel’e geçtik. Otel incelememi ve Faralya ile ilgili bilgileri daha önceki yazımda vermiştim. 


İlk durak: Paspatur Çarşısı

Bir günlük dinlence yeter diyerek, ilk günün sonunda otel odasında harıl harıl ders çalışır gibi 3. kez gelmiş olmama rağmen Fethiye hakkında bilgi toplamaya başladım. İlgimi çeken yerleri not ettim ve ertesi günkü rotamıza ekledim. Önceki gelişlerimde gördüğüm Dalyan, Datça, Ölüdeniz gibi yerleri bu seferki rotamdan çıkardım. 2. günümüze güzel bir kahvaltıdan sonra Paspatur Çarşısı’ndan başlamaya karar verdik. Faralya, Fethiye Merkez’den 10-15 km kadar uzak. Navigasyon sayesinde çarşının yerini bulduk ama bu sefer de park yeri için çarşı caddelerini 5-6 kez turlamamız gerekti. Çok şükür bir araba çıktı da hemen yerine girebildik. Arabamızı güzelce park ettikten sonra ilk sokaktan çarşının içine girdik. Genelde farklı yerlerin çarşı pazarları hep birbirine benzer diye bir algı var ki bu kısmen de doğru. Bu anlamda Paspatur, farklılığıyla bana ilaç gibi geldi. Çarşı oldukça büyük ve tahminimce 6-7 geniş sokağa yayılmış.

Bu sefer de diğer tarafa yürüdüm ve her baktığımda farklı figürler gördüğüm sarkıtlara denk geldim. Aman aman büyük bir yer değil ama yine yarım saatinizi alır gezmesi. Bana sorarsanız, saatlerce o suya gömülü kütüklerde oturup, su şırıltısını dinlemek ve debisi yüksek su akışını izlemek isterdim.  Yaklaşık 400 basamak inip-çıkmak gerekiyor bu (Gizli) şelaleyi görmek için. Değer mi peki? Kesinlikle… 

Saklıkent Kanyonu

Evet geldik mi zurnanın zırt dediği yere? Fethiye’nin rafting cenneti. Fethiye’nin en çok gezilen yerlerinden biri. Kısacası EN’leri bol olan bir yer. Kanyona giriş için (2016 yılı) 6 TL bilet ücreti alıyorlar. Sonra yaklaşık 200-300 metre boyunca bir köprüde yürüyorsunuz. Köprünün sonunda Gizlikent Şelalesi’nin bir büyük boy manzarasıyla karşılaşacaksınız. İrili ufaklı kayaların üzerinde düşmeden yürümek, içinizdeki akrobasi yeteneğini ortaya çıkarıyor benden söylemesi. Suyu buz gibiydi ve içerisinde yüzenlere hayretler içinde baktım çünkü ayaklarınız uyuşuyor o kadar soğuk. Yaz aylarında Fethiyelilerin oradan çıkmaması lazım bence. Bir elimde kamera, bir elimde telefon sonuna kadar gidemedim ama baya yol aldım o kayaların üstünde. Su akıntısı inanılmaz hızlı olduğu için bastığınız yerden kayma ihtimaliniz var aman dikkat.


​Ben şahsen Gizlikent’i Saklıkent’ten daha çok beğendim. Çok kalabalık değildi. Ulaşılması zor olan şeyleri ve turistik olmayan yerleri sevdiğimden sanırım bu ayrım. Ama kanyon da harikaydı tek kelimeyle. Sizin de beğeneceğinize eminim. Hatta Türkiye’de ölmeden önce mutlaka görmeniz gereken bir yer.

3 Günde Fethiye'yi Fethetmek

Paspatur sokaklarında yürürken dikkatimi ilk çeken kafeleri ve evleriydi. Hediyelik eşya dükkanlarından bahsetmeye gerek yok sanırım, hepsi her yerde aynı. Evleri ve kafelerine gelecek olursak, hepsi de birbirinden renkli. Elbette eski, harabe sokaklarına denk geleceksiniz ama restore edilmiş kafe ve evler yoğunlukta. Ben kendi çektiğim fotoğraflardan birkaç tane ekledim. Kafeleri renk renk, çeşit çeşit. 2-3 masalı olan da var daha lüks olanları da… Aşağıdaki fotoğrafların çoğunda oynama yok, renkler gördüğünüz gibi ortada; “Gel otur bak ne diycem” diye sizinle konuşuyorlar adeta. Konuşan kafe yapmışlar ne güzel :)


​Son olarak da Paspatur’un tantunisinin meşhur olduğunu duymuştum ama ben karnım tok olduğu için tadamadım. Bir de 1-2 saatinizi ayırırsanız Paspatur’un tamamını gezmeniz mümkün. Ayrıca renkli şemsiyeli sokakta da küçük esnafların dışında büyük markaların mağazaları var. Paspatur’un küçültülmüş modernize hali gibi bir şey yani.

Balık Hali ve Fethiye Marina

Paspatur’dan Fethiye’nin meşhur balık haline doğru yürürken gözlerim faltaşı gibi açık etrafa bakınıyorum. Ben bir yerin güzel olmasını ilgimi çekip çekmemesiyle değil de her zaman gördüğüm şeylerden farklılığına göre değerlendiriyorum. Bence sizler de bunu kendi gezilerinizde uygulamalısınız. Sakın ha “dünyada her yer birbirine benziyor; dağ, taş, güneş, deniz, ova hepsi aynı işte” palavralarına inanmayın. Her yerin kokusu, dokusu, tarihi, kısaca her şeyi birbirinden farklıdır ve de görülmeye değerdir. Konuyu ara sıra dağıtmamın sebebi, sizleri süslenmiş edebi kelimelere boğmamak. Balık Hali’nde kalmıştık. Fethiye zaten deniz ürünlerinin çeşitliliği ve lezizliği ile ünlü. Yani burada en leziz deniz ürünlerini yiyebileceğiniz yerlerden biri de Balık Hali. Bildiğim kadarıyla halden dilediğiniz balığı alıp oradaki salaş restoranlarda da pişirtebiliyorsunuz. Karnınız aç gidin çünkü kalamarı enfesmiş, kaldığımız otelin sahibi söylemişti.


Artık ayaklar yoruldu az da olsa soluklanmak için kafe gibi bir yer aramaya koyulduk. Sonra bir bakmışız ki marinaya gelmişiz. Hemen marinanın karşısındaki çay bahçesine oturup, 5-10 dakika soluklandık. Marinadaki teknelerin çoğu tur için oradalar. Göcek’e, Dalyan ve Datça’ya kalkan tekneler bu marinada. Daha öncesinde iki kez Fethiye’de tekne turu maceram olduğu için bu seferlik es geçtim ama siz mutlaka yapın. En popüler tekne turları; 12 Adalar turu (Yassı Adalar, Akvaryum Koyu, Göcek Adası, Kızıl Ada) ve mehtap turu. Bunun yanı sıra Şövalye Adası, Gemile Adası, eskiden yaban domuzlarının çokça olduğu Domuz Adası ya da Prens Adası da gezeceğiniz yerler listenizde olsun.


Gizlikent Şelalesi

2-3 saat çarşı pazar gezip yorulsak da merakımız hala bitmemişti ve planımda olan Gizlikent Şelalesiile Saklıkent Kanyonu’nu görmek üzere yola koyulduk. Sağlı sollu sapsarı mısır tarlalarına baka baka, pastoral köy havasını içimize çeke çeke yarım saatte aldık yolu. Gizlikent Şelalesi’ne giden yol ayırımı Saklıkent Kanyonu’na gelmeden yaklaşık 500 metre önce ve sağınızda kalıyor. 

Şelaleden içeri girdiğinizde hemen solda bir hediyelik eşya dükkanı, sağda ve daha da ilerinizde de oturma yerleri var. Oturma yerleri ama öyle sandalye masa falan değil. Yeşilliğin içinde ağaç ev benzeri ahşap yapımı bir yerde, dilerseniz yüksekte oturuyorsunuz ve gözleme ayranınızı afiyetle yiyorsunuz. Tamam buraya kadar güzel sorun yok da neden daha girer girmez “yorulduysanız gelebilirsiniz, yorulanlar için boş yerimiz vardır” gibi sözler söylüyordu mekan sahipleri? Daha yeni gelmiştik ne yorulması derken az ötede merdivenlerden çıkanlarla göz göze geldim. Soluk soluğa, bir tabure olsa da çömsem şuraya der gibi bakıyorlardı. Neyse ben yine ne olursa olsun görecektim ve ilerlemeye devam ettim. Tahmini kaç merdiven ineceğimi bilmeyerek, meraklı gözlerle şırıl şırıl akan sulara doğru gidiyordum. Her gidişin bir de dönüşü vardı elbet.